Psk. Hamide Güven 
İstanbul
Psikodinamik terapi
Uzman Hakkında
Nişantaşı Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yüksek onur derecesiyle mezun oldum. Lisans eğitimim süresince ve mezuniyetimin ardından farklı klinik kurumlarda stajlar yaparak saha deneyimi kazandım. Teorik bilgilerimi uygulama fırsatı buldum.
Mesleki gelişim yolculuğumda hem yetişkin hem de çocuk odaklı yaklaşımları benimsedim. Bu doğrultuda; Psikodinamik Terapi, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Rüya Çalışmaları üzerine yoğunlaşırken, çocuklarla çalışma alanında yetkinleşmek adına Oyun Terapisi eğitimini tamamladım. Tanı ve değerlendirme süreçlerinde ise MMPI ve Objektif Testler uygulama yetkinliğine sahibim.
Klinik çalışmalarımın yanı sıra, Psychology Times platformunda psikoloji alanında yazılar kaleme alarak güncel literatürü takip etmeye ve bilgi birikimimi paylaşmaya devam ediyorum.
Eğitim
- Nişantaşı Üniversitesi - Lisans
Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)
- Psikodinamik Psikoterapi Eğitimi
- Rüya Yorumlama Atölyesi Eğitimi
- Aktarım Odaklı Psikoterapi Eğitimi
- Kısa Süreli Çözüm Odaklı Psikoterapi Eğitimi
- MMPI Uygulayıcısı Eğitimi
- Oyun terapisi eğitimi
- Objektif testler eğitimi
Uzmanlık Alanları
Çalışma Ekolleri
- Psikodinamik Psikoterapi
Cevaplar (130)
Merhaba, Yazdıklarınızda dikkat çeken en temel tema, yalnızca mutsuzluk veya özgüven eksikliği değil; kimlik duygusunda kırılganlık, yoğun utanç yaşantısı ve kişinin kendi değerini büyük ölçüde başkalarının gözünden tanımlamaya çalışmasıdır. Siz kendinizi tarif ederken sürekli olarak insanların sizi nasıl gördüğüne, nasıl değerlendirdiğine ve zihinlerinde nasıl yer ettiğinize odaklandığınızı anlatıyorsunuz. Bu durum, kişinin kendi içsel değer ölçütlerini oluşturmakta zorlandığı ve benlik algısını büyük ölçüde dışarıdan gelen onay üzerine kurduğu psikolojik örüntülerde görülebilir. Özellikle kendi doğrum yok, insanlar beni sevsin istiyorum, önce insanların gözünde nasıl göründüğümü düşünüyorum ifadeleriniz, benlik algınızın büyük ölçüde dış değerlendirmeler üzerinden şekilleniyor olabileceğini düşündürüyor. Bu durumda kişi, kendi arzularını, ihtiyaçlarını ve kimliğini hissedebilmek yerine sürekli olarak başkalarının zihnindeki imgesini yönetmeye çalışır. Ancak bu çaba zamanla çok yorucu hale gelir; çünkü insan başkalarının zihnini hiçbir zaman tam olarak bilemez ve kontrol edemez. Yazınızda dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise yoğun utanç duygusudur. Utanç, çoğu zaman kişinin yaptığı bir davranıştan değil, doğrudan kendisinden rahatsızlık duymasıyla ilişkilidir. Siz de belirli bir hata yapmaktan çok, var olma biçiminizin kendisinden dolayı utanç duyuyor gibi görünüyorsunuz. Bu nedenle utandırıcı olduğunu düşündüğünüz bir durum yaşadığınızda, yalnızca üzülmek değil, adeta yok olmak istemek, görünmez olmayı arzulamak gibi çok yoğun tepkiler ortaya çıkabiliyor. Ayrıca, kendinizi sürekli üçüncü bir kişinin gözünden anlatıyor olmanız da dikkat çekici. Nil şuraya gitmek istemiyordu gibi zihinsel anlatımlar, bazen kişinin kendi deneyimini doğrudan yaşamak yerine, kendisini sürekli dışarıdan gözlemleyen bir bakış açısına yerleştiğini gösterebilir. Bu durum özellikle uzun süre eleştirilmiş, yargılanmış, onay aramak zorunda kalmış veya kendisini sürekli değerlendirilirken hissetmiş kişilerde görülebilir. Zamanla kişinin zihninde, onu sürekli izleyen ve değerlendiren içsel bir gözlemci gelişebilir. Kendiniz için belirlediğiniz bir ideal kişilik veya stereotipe uyamadığınızı söylemeniz de önemlidir. Çünkü bazen insanlar gerçek benlikleri ile olmaları gerektiğine inandıkları kişi arasında çok büyük bir mesafe oluştururlar. Bu mesafe büyüdükçe kişi kendisini sürekli başarısız, eksik ve yetersiz hissetmeye başlayabilir. Ancak burada sorun çoğu zaman kişinin kendisi değil, ulaşmaya çalıştığı idealin gerçekçi olmamasıdır. Yazınız boyunca tekrar eden bir başka duygu da umutsuzluk. Özellikle yeniden doğmam gerekiyor, asla değişemeyeceğim, hep en kötü halimleyim gibi ifadeler, uzun süredir devam eden bir psikolojik yük taşıdığınızı gösteriyor. Belki de şu anki en büyük probleminiz, kendinizi hiç kendi gözünüzden göremiyor olmanızdır. Kendinizi hep başkalarının gözünden izlemeye çalışıyorsunuz. Yaşadığınız durumun profesyonel psikolojik destekle çalışılabilecek, anlaşılabilir ve değişebilir bir süreç olduğunu söylemek isterim. İnsanların kendileriyle ilgili en köklü sandıkları inançlar bile, doğru destek ve uzun vadeli bir çalışmayla değişebilir.
Merhaba, Yaşadığınız durum yalnızca hijyen hassasiyeti olarak görünmüyor; bunun altında yoğun bir kaygı ve kontrol ihtiyacı da bulunuyor gibi. Özellikle ya dişini fırçalamadıysa, ya elini yıkamadıysa, ya ondan soğursam şeklindeki düşünceler, sizi rahatsız eden ve zihninizde tekrar tekrar dönen kaygı düşünceleri gibi görünüyor. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, partnerinizin temiz, bakımlı ve hijyenik olmasını istemeniz tek başına anormal bir durum değildir. Birçok insan, birlikte olduğu kişinin kişisel bakımına önem vermesini ister. Ancak burada belirleyici olan nokta, bu düşüncelerin ne kadar yoğun olduğu ve günlük yaşamınızı ne kadar etkilediğidir. Eğer partneriniz gerekli bakımı yaptığı halde zihniniz sürekli olarak ya yapmadıysa sorusuna takılıyor ve bu durum ilişkinizden keyif almanızı engelliyorsa, burada kaygının kendisi sorun haline gelmiş olabilir. Dikkat çekici olan bir diğer nokta ise, asıl korkunuzun hijyen değil, ondan soğumak olmasıdır. Yani zihniniz, ilişkinizi kaybetme veya duygularınızın değişmesi ihtimaline karşı sizi sürekli tetikte tutmaya çalışıyor olabilir. Ne yazık ki kaygı böyle çalışır; kişi korktuğu şeyin olmaması için ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, o korku genellikle zihinde daha da güçlenir. Bu nedenle sürekli güvence aramak, partnerinizin bakım alışkanlıklarını sık sık kontrol etmek veya onun her davranışını analiz etmek kısa süreli rahatlama sağlasa da uzun vadede kaygıyı artırabilir. Çünkü zihniniz zamanla ben ancak sürekli kontrol edersem güvendeyim şeklinde bir öğrenme geliştirebilir. Bu durum özellikle kaygı bozuklukları ve bazen de obsesif düşünce örüntüleriyle ilişkili olarak görülebilir. Bu, sizin kötü biri olduğunuz veya partnerinizi sevmediğiniz anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman kişi tam da çok değer verdiği şeyi kaybetmekten korktuğu için bu tür düşüncelere takılır. Bu durumun önüne geçebilmek için öncelikle kendinize şu soruyu sormayı deneyebilirsiniz: Şu an gerçekten bir hijyen sorunu mu var, yoksa zihnim bana olabilecek en kötü senaryoyu mu düşündürüyor? Ayrıca partnerinizin bakımını sürekli zihinsel olarak kontrol etmeye çalıştığınızı fark ettiğinizde, bu düşüncelerin peşinden gitmek yerine onların bir kaygı düşüncesi olduğunu fark etmeye çalışabilirsiniz. Eğer bu düşünceler gün içinde sık sık aklınıza geliyor, ilişkinizden aldığınız huzuru azaltıyor ve sizi yoğun biçimde yoruyorsa, bir psikologla görüşmeniz faydalı olabilir. Çünkü burada ele alınması gereken asıl konu, partnerinizin hijyen düzeyinden çok, sizin yaşadığınız yoğun kaygı ve kaybetme korkusu gibi görünüyor.
Merhaba,Yazdıklarınızı okurken dikkatimi çeken ilk şey, kendinizi tembel, hiçbir şeye yatkın olmayan ve asla düzelmeyecek biri olarak tanımlamanız oldu. Şunu söylemek isterim: İnsanlar çoğu zaman yıllarca yaşadıkları zorlukların sonuçlarını kendi karakterlerinin bir kusuruymuş gibi yorumlayabiliyorlar. Ancak anlattığınız hayat hikâyesine baktığımda yalnızca isteksizlik görmüyorum; uzun süreli fiziksel sağlık sorunları, tekrarlayan tedaviler, sosyal izolasyon, eğitim hayatındaki kopukluklar, kaygı ve özgüven sorunları görüyorum. Bunların hepsi bir insanın motivasyonunu, kendilik algısını ve geleceğe dair inancını ciddi biçimde etkileyebilir. Çocukluğunuzdan itibaren uzun süre evde kalmanız, yaşıtlarınızla yeterince sosyalleşememeniz ve hayatın birçok alanını deneyimleyememeniz, bugün yaşadığınız yapamam, beceremem ve bilmiyorum duygularını beslemiş olabilir. Çünkü özgüven, yalnızca kendiliğinden oluşan bir özellik değildir; deneyimlerle, küçük başarılarla ve deneme fırsatlarıyla gelişir. Siz ise birçok alanda kendinizi deneme fırsatı bulamadan büyümüş gibisiniz. Başarısızlık korkunuzun, dalga geçilme korkusundan daha baskın olduğunu söylemişsiniz. Bu oldukça önemli bir fark. Çünkü burada mesele insanların ne düşündüğünden çok, sizin kendinizle ilgili oluşturduğunuz bir inanç gibi görünüyor: Başaramam. Zaman içinde bu inanç o kadar güçlenmiş olabilir ki, artık bir işe başlamadan önce bile sonucu başarısızlık olarak görüyorsunuz. Psikolojide buna bazen öğrenilmiş çaresizlik denir. Kişi geçmişte yeterince başarılı deneyimler yaşamadığında veya kendisini yetersiz hissettiren koşullarda uzun süre kaldığında, yeni fırsatlara karşı da umutsuzlaşabilir. Ancak şunu da fark etmenizi isterim: Kendinizi hiçbir şeye yatkın değilim diye tanımlarken, yıllarca kitap okuduğunuzu, dizi izlediğinizi ve üniversiteye başlamayı istemiş olduğunuzu da söylüyorsunuz. Bunlar önemsiz ayrıntılar değil. Uzun süre kitap okumak, belirli bir ilgi alanını sürdürebilmek, üniversiteye başlamak istemek aslında merak, öğrenme kapasitesi ve zihinsel dayanıklılığın tamamen kaybolmadığını gösterir. Bir insanın hiçbir şeye yatkınlığı olmasa bunları da sürdüremezdi. İş sahibi olmaktan korkmanız da anlaşılabilir bir durum. Çünkü daha önce ciddi sorumluluklar alma ve bağımsız kararlar verme konusunda yeterince deneyiminiz olmamış gibi görünüyor. İlk adımı atmak, özellikle uzun süre izole yaşamış biri için çok korkutucu olabilir. Ancak korku, yapamayacağınızın kanıtı değildir. Çoğu zaman yalnızca yeni ve bilinmez bir alana girdiğinizin işaretidir. Şu anda yaşadığınız en büyük sorunlardan biri, geleceğe bakarken yalnızca en kötü senaryoları görebilmeniz gibi görünüyor: Başaramayacağım, beceremeyeceğim, düzelmeyeceğim. Oysa psikolojik açıdan insanın gelişimi doğrusal değildir. Yirmili yaşlarda, hatta daha ileri yaşlarda bile insanlar yeni beceriler öğrenebilir, çalışma hayatına adım atabilir ve kendilerine dair algılarını değiştirebilirler. Özellikle fiziksel engeli olan bireylerde, uzun yıllar süren bağımlılık ve korunma deneyimleri bazen kişinin kendi yeterliliğine dair inancını zayıflatabiliyor. Bu, sizin değersiz veya yetersiz olduğunuz anlamına gelmez. SKendinizi bir anda çok başarılı, girişken veya korkusuz biri olmaya zorlamanız gerçekçi olmayabilir. Öncelikle yapmanız gereken şey, ben hiçbir şey yapamam düşüncesini sorgulamaya başlamak ve küçük, yönetilebilir hedeflerle kendinize yeni deneyimler kazandırmak.
Merhaba, Öncelikle yaşadığınız durumun oldukça karmaşık ve duygusal olarak yorucu olduğunu söyleyebilirim. Nişanlılık gibi ciddi bir ilişkinin, özellikle de düğüne kısa bir süre kala sona ermesi, kişide yoğun bir karmaşa yaratabilir. Ancak anlattığınız noktada dikkat çeken en önemli unsur, partnerinizin tartışmalar sırasında size sürekli hakaret etmesi ve sizin de ilişkinizi korumak adına bu davranışı uzun süre tolere etmiş olmanız. Tek seferlik bir öfke patlaması ile her tartışmada tekrarlanan hakaret davranışı arasında önemli bir fark vardır. Tekrarlayan hakaretler, zaman içerisinde ilişkideki güven, saygı ve duygusal yakınlık duygusunu ciddi şekilde zedeleyebilir. Şu an "hiçbir şey hissetmiyorum", "acı bile çekmiyorum" şeklinde ifade ettiğiniz durum ise psikolojik açıdan anlaşılabilir bir tepki. İnsan zihni bazen uzun süreli duygusal yıpranma yaşadığında, yoğun üzüntü yerine bir tür duygusal uyuşma veya nötrleşme yaşayabilir. Bu durum, sevginizin tamamen bittiği anlamına gelmeyebilir; aksine, uzun süredir devam eden duygusal yükün bir sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir. Özellikle düğüne iki ay kala alınmış böyle büyük bir kararın ardından boşluk hissi yaşamak, sanıldığından daha sık görülen bir durumdur. "Çift terapisine gitsek bu ilişkiyi kurtarabilir miyiz?" sorusuna gelince, bunun kesin bir evet ya da hayır cevabı yoktur. Çift terapisi; iletişim sorunları, öfke kontrolü, geçmişten gelen ilişki kalıpları ve duygusal yakınlık problemleri üzerinde etkili olabilen bir yöntemdir. Ancak çift terapisinin işe yarayabilmesi için her iki tarafın da samimi bir şekilde değişmek istemesi gerekir. Partneriniz yaptığı hakaretleri kabul ediyor, bunların ilişkinize zarar verdiğini görüyor ve gerçekten bu davranışı değiştirmek için çaba göstermeye hazırsa, terapi süreci ilişkinin yeniden yapılandırılmasına katkı sağlayabilir. Bununla birlikte, anlattıklarınızda dikkat çeken bir diğer nokta da sizin "ilişkide mutsuz olduğunuzu bildiğinizi" ve "o sevgiyi artık hissedemediğinizi" ifade etmenizdir. Bazen insanlar ilişkiyi gerçekten istedikleri için değil; geçirilen yıllar, yapılan fedakârlıklar, nişanlılık süreci, yaklaşan düğün ve kaybetme korkusu nedeniyle ilişkiyi sürdürmeye çalışırlar. Bu nedenle kendinize dürüstçe şu soruyu sormanız önemli olabilir: Eğer bugün bu kişiyle yeniden tanışsaydınız ve onun her tartışmada size hakaret edeceğini bilseydiniz, yine de onunla evlenmek ister miydiniz? Eski sevgilisinin profiline baktığını duyduğunuzda kısa süreli bir üzüntü hissetmeniz de, mutlaka ilişkiye geri dönmek istediğiniz anlamına gelmez. Bu durum bazen sevilen kişinin başka birine yönelme ihtimalinin yarattığı doğal bir duygusal tepki veya ilişkinin tamamen sona erdiğini kabullenmenin zorluğuyla ilişkili olabilir. Şu an ilişkinin kurtarılıp kurtarılamayacağı sorusundan önce, sizin bu ilişkinin içinde gerçekten mutlu olup olmadığınızı anlamaya odaklanmanız gerekiyor. Eğer biraz zaman geçtikten sonra hâlâ bu kişiyle güven, saygı ve karşılıklı değer duygusu üzerine yeni bir ilişki kurmak istediğinizi hissediyorsanız, çift terapisi değerlendirilebilir. Ancak şu an anlattıklarınızda en önemli ve en belirleyici ifade, "ilişkide mutsuz olduğumu biliyorum" cümleniz. Çünkü sağlıklı bir evlilik, yalnızca sevgiyle değil; aynı zamanda güven, saygı, duygusal güvenlik ve karşılıklı değer görme hissiyle sürdürülebilir.