Simge Akgül

Psk. Simge Akgül

Balıkesir

Online Danışmanlık, İlişki Danışmanlığı, Yetişkin Danışmanlığı, Ebeveyn Danışmanlığı, Dikkat ve Hiperaktivite Bozuklukları

4.5
(2 Yorum)

Uzman Hakkında

Ben Psikolog Simge Akgül. Kadir Has Üniversitesi Psikoloji (İngilizce) bölümünden onur derecesiyle mezun oldum. Üniversite yıllarımda insan davranışının derinliklerini, duyguların yaşamımızdaki yönlendirici gücünü ve her bireyin iç dünyasının kendine özgü dilini anlamaya yoğunlaştım. Mesleki yolculuğumun önemli bir dönüm noktası, Berlin’deki International Psychoanalytic University’de yaptığım çalışmalar oldu. Burada psikanalitik kuram, kişilik gelişimi ve çocuk-ergen psikolojisi üzerine uygulamalı eğitimler aldım; gözlem ve vaka temelli süreçlerde aktif olarak yer aldım. Bu deneyim, insanın içsel dünyasına bütüncül bir bakış geliştirmemi sağladı. Almanya’da kazandığım bu deneyimin ardından, mesleki denkliğimi de Almanya’dan alarak uluslararası düzeyde yetkinliğimi belgeleme fırsatı buldum.

Ayrıca IMDAT Project – Mental Health Association bünyesinde, 81 ilden seçilen temsilci psikologlardan biri olarak Balıkesir il temsilcisi görevini üstlendim. Bu süreçte, alanında uzman isimlerden eğitimler alarak gönüllü psikolojik destek hizmetleri verdim.

BDT ve ACT ekolleri ağırlıklı olarak, yetişkin/ergen/çocuk alanında hizmet veriyorum.

Eğitim

  • Kadir has üniversitesi - Lisans

Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)

  • İmdat eğitim kapsamında 500+ saat eğitim

Uzmanlık Alanları

Anksiyete
Sosyal Kaygı
Bipolar Bozukluk
Sınav Kaygısı
Zaman Yönetimi
Akran Zorbalığı
Dürtü Kontrol(Bozukluğu)
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite
İnternet Bağımlılığı
Çift Terapisi
Borderline Kişilik Bozukluğu
Aile ve Çift Terapisi

Çalışma Ekolleri

  • Bdt, act

Cevaplar (20)

Merhaba,Anlattıklarınız, evlilikte özellikle küçük bir bebeğin olduğu dönemde çok sık görülen bir tabloya işaret ediyor: iletişimin aslında “içerik”ten çok “yorumlanma biçimi” üzerinden bozulması. Yani sorun markette ne alındığı ya da hangi cümlenin kurulduğundan ziyade, her iki tarafın da birbirinin sözünü ve davranışını “anlaşılmama” ya da “önemsenmeme” gibi algılamasıyla büyüyen bir döngü oluşmuş görünüyor. Örnek verdiğiniz durumda da buna benzer bir süreç var. Eşinizin sizi çağırma biçimi onun açısından birlikte karar verme ve paylaşım ihtiyacını gösterirken, sizin o anda başka bir şeye odaklı olmanız nedeniyle bu çağrı “gereksiz tekrar” gibi algılanmış. Siz de bunu “neden ısrar ediliyor” şeklinde yorumladığınızda, küçük bir anlık diyalog hızla duygusal bir gerilime dönüşmüş. Bu tür örnekler genellikle tek başına önemli olaylar değildir; ancak gün içinde tekrar ettikçe “incir çekirdeğini doldurmayan ama sürekli büyüyen” bir çatışma zemini oluşturur. 4 aylık bir bebeğin olduğu dönem ise bu tabloyu belirgin şekilde ağırlaştırır. Uyku bölünmeleri, fiziksel yorgunluk, zihinsel yük ve ebeveynlik sorumluluğu, çiftlerin tolerans kapasitesini düşürür. Bu dönemde birçok çift aslında aynı problemi değil, yorgunluk üzerinden tetiklenen yanlış anlaşılmaları yaşar. Bu nedenle “çözüm konuşmaları” da çoğu zaman işe yaramaz hale gelir, çünkü kişi çözüm üretmeye değil, kendini korumaya odaklanır. Sizin “artık konuşarak çözülmüyor” hissiniz de bu tükenmişlik halinin bir yansıması olabilir. Bu noktada önemli olan, tüm ilişkiyi büyük tartışmalar üzerinden çözmeye çalışmak yerine, günlük küçük temaslarda gerginliği azaltacak yeni bir iletişim dili kurabilmektir. Örneğin o anlarda verilen tepkileri “niyet okuma” üzerinden değil, “anlık ihtiyaç” üzerinden okumaya çalışmak (yorulma, odaklanma, acele etme gibi) çatışmanın büyümesini azaltabilir. Ayrıca şu ayrımı netleştirmek önemlidir: şu an yaşadığınız durum büyük ihtimalle “çözülemeyen bir ilişki sorunu”ndan çok, yüksek stres+ yorgunluk+ yanlış anlaşılma döngüsüdür. Bu döngü kırılmadıkça aynı tartışmalar farklı konular üzerinden tekrar eder. Bu süreçte önerilebilecek en kritik adım, “her şeyi konuşarak çözme” baskkısını azaltıp, özellikle tartışma anlarında çözüm aramak yerine ilişkiyi koruyacak kısa durdurma stratejileri geliştirmektir. Yani o anı büyütmemek, konuyu erteleyebilmek ve sakin zamanda tekrar ele almak gibi. Eğer tüm denemelere rağmen aynı yoğunlukta devam ediyorsa, bu noktada bireysel olarak değil, çift olarak yeniden yapılandırılmış bir çift terapisi süreci (daha yapılandırılmış, davranış odaklı bir yaklaşım) daha etkili olabilir. Çünkü bazı dönemlerde sorun “çözüm bulamamak” değil, “aynı anda çok yorgun iki kişinin doğru iletişim kuramaması” olur

Devamını Oku...

Merhaba, anlattıklarınız ilişkide iki güçlü duygunun aynı anda yaşandığını gösteriyor. Bir yandan partnerinize karşı yoğun bir sevgi, yakınlık ve onunla birlikteyken iyi hissetme hali var; diğer yandan ise günlük yaşamın içinde uyumsuzluk, yalnızlık ve zaman zaman da “ait değilim” hissi belirginleşiyor. Bu tür ikili duygular, özellikle ilişki içinde duygusal ihtiyaçlar tam olarak karşılanmadığında oldukça yorucu bir iç deneyim yaratabilir. Sizin için ilişkide belirleyici olan şey daha çok birlikte geçirilen zamanın niteliği, sohbet, paylaşım ve zihinsel/duygusal temas gibi görünüyor. Partneriniz ise daha çok davranışsal düzeyde (sizin için bir şeyler yapması, özen göstermesi, destek olması) güçlü bir tutum sergiliyor. Bu noktada sevildiğinizi hissettiren davranışlar olsa da, sizin ihtiyaç duyduğunuz “birlikte olma hali” ve duygusal paylaşım alanı yeterince oluşmadığında, ilişkide fiziksel olarak yanında olsanız bile yalnız hissetmeniz mümkün oluyor. Kültürel ve yaşam tarzı farklılıklar (beslenme alışkanlıkları, günlük rutinler, sosyal ritüeller gibi) tek başına ilişkiyi zorlaştırmak zorunda değildir; ancak bu farklılıklar ortak yaşam alanını daralttığında, özellikle de birlikte keyifli rutinler oluşturulamıyorsa, aradaki bağın “paylaşılan hayat” kısmı zayıflayabilir. Sizin anlattığınız tabloda da birlikte geçirilen zamanın çoğunun pasif (izlemek, uyumak gibi) olması ve derin sohbetlerin azlığı, duygusal yakınlığı zamanla zayıflatan bir unsur haline gelmiş görünüyor. İliişkide yaşanan “bir gün çok iyi, birkaç gün sonra huzursuz” dalgalanması da genellikle çözülmemiş ihtiyaçların ve küçük çatışmaların birikmesiyle ortaya çıkan bir döngüyü işaret eder. Bu döngü devam ettikçe ilişki daha istikrarsız hissedilebilir ve bu da “çok sevsem de yetmiyor” düşüncesini güçlendirebilir. Bu noktada karar vermek için en önemli şey, “onu seviyor muyum?” sorusundan ziyade “bu ilişkide uzun vadede duygusal olarak besleniyor muyum, yoksa daha çok eksik mi hissediyorum?” sorusuna odaklanmaktır. Çünkü sevgi tek başına ilişkideki uyumu ve ihtiyaçların karşılanmasını her zaman garanti etmez. Sizin için faydalı olabilecek bir adım, bu ihtiyaçları partnerinize açık ve somut şekilde ifade etmek ve sonrasında davranış düzeyinde bir değişim olup olmadığını bir süre gözlemlemektir. Çünkü karar verme süreci çoğu zaman niyetten değil, tekrar eden gerçek davranışlardan netleşir

Devamını Oku...

Merhaba, yazdıklarınız ilişkinin içinde uzun süredir anlaşılma ve görülme ihtiyacınızın karşılanmaması nedeniyle duygusal olarak yorulduğunuzu düşündürüyor. Öncelikle şunu söylemek önemli; sevgi, ilgi görmek ve özel hissetmek istemek “fazla hassas olmak” anlamına gelmez. Bunlar yakın ilişkilerde oldukça doğal duygusal ihtiyaçlardır. Burada dikkat çeken noktalardan biri, sizin sevgi ve ilgiyi daha görünür şekilde hissetmeye ihtiyaç duymanız; nişanlınızın ise daha içe dönük ve duygularını göstermekte zorlanan bir yapıda olması gibi görünüyor. İki kişinin sevgi gösterme biçimi farklı olduğunda, taraflardan biri “ilgilenilmiyorum”, diğeri ise “üzerime geliniyor” hissi yaşayabiliyor. Bu durum çoğu zaman sevgisizlikten çok iletişim biçimindeki farklılıktan kaynaklanabiliyor. Ancak sizi yoran kısmın sadece onun davranışı değil, ihtiyaçlarınızı doğrudan ifade etmek yerine daha çok ima ederek anlatmaya çalışmanız olduğu da anlaşılıyor. İmalar bazen karşı taraf tarafından fark edilmeyebilir ya da tam olarak anlaşılmayabilir. Özellikle “Ben özel günlerde hatırlanmak ve küçük jestlerle değerli hissetmek istiyorum” gibi net ve yargılamayan ifadeler, ilişkinin iletişim tarafını güçlendirebilir. Diğer taraftan sürekli beklentiyi yalnızca sizin taşıyor gibi hissetmeniz zamanla ilişkide duygusal yük oluşturabilir. Bu nedenle önemli olan şey; yalnızca onun değişmesi değil, iki tarafın da birbirinin duygusal ihtiyaçlarını anlayabilmeye ne kadar açık olduğudur. Kendinizi suçlamak ya da “fazla mı hassasım?” diye düşünmek yerine, ilişkinin içinde duygusal ihtiyaçlarınızın ne kadar karşılandığına ve bu konular konuşulduğunda nasıl bir iletişim kurabildiğinize odaklanmanız daha sağlıklı olabilir. Eğer bu döngü sık tekrar ediyor ve konuşmalara rağmen kırgınlıklar devam ediyorsa, çift terapisi ya da bireysel psikolojik destek süreci iletişim örüntülerinizi daha sağlıklı değerlendirmenize yardımcı olabilir. Aklınıza takılan başka bir durum olursa yeniden yazabilirsiniz 🌿

Devamını Oku...

Merhabalar,Yaşadığınız durumun sizi hem zihinsel hem fiziksel olarak yorduğu açıkça gözüküyor. . Özellikle bir yandan heyecan hissetmeniz, bir yandan da bunun “yanlış” olabileceğini düşünüp yoğun şekilde sorgulamanız bedeninizde de stres tepkileri oluşturabiliyor. Mide ağrıları bazen kaygı, belirsizlik ve iç çatışmaların fiziksel yansıması olarak ortaya çıkabiliyor. Birine karşı ilgi duymanız ya da heyecan hissetmeniz sizi kötü biri yapmaz. Duygular çoğu zaman kontrol ederek seçebildiğimiz şeyler değildir. Asıl zorlayıcı olan kısım, hislerle birlikte gelen düşünceler, olası sonuçlar ve kendinizi suçlama eğilimi oluyor. Şu an sizde de “bir yanım istiyor ama bir yanım rahatsız oluyor” şeklinde bir iç çatışma var gibi görünüyor. Bahsettiğiniz kişinin çevresiyle ilgili duyduklarınız da kafanızın karışmasına neden olmuş olabilir. Böyle durumlarda insanlar bazen yalnızca heyecana odaklanıp bazı işaretleri görmezden gelmek isteyebiliyor, bazen de en kötü senaryoya kendini hazırlayıp kaygıyı büyütebiliyor. Bu nedenle duygularınızı bastırmadan ama acele karar vermeden gözlemlemek daha sağlıklı olabilir. “Ben neden böyle kişilere çekiliyorum?” sorunuz da oldukça önemli. Bazen bize yoğun duygu hissettiren kişiler daha çekici gelebiliyor; bu her zaman o kişinin daha sağlıklı ya da daha uygun olduğu anlamına gelmeyebiliyor. Güven veren kişiler daha sakin hissettirdiği için “heyecan” kısmı daha azmış gibi algılanabiliyor. Bu da birçok insanın yaşadığı bir durumdur. Şu an kendinizi suçlamak yerine, bu kişinin sizde tam olarak neyi tetiklediğini anlamaya çalışmanız daha faydalı olabilir. İlgi görmek mi, merak mı, ulaşılmazlık hissi mi, heyecan mı… Bunları fark etmek seçimlerinizi daha net değerlendirmenizi sağlayabilir. Eğer bu kaygılar günlük yaşamınızı, bedeninizi ya da düşünce yoğunluğunuzu uzun süredir etkilemeye devam ediyorsa bir psikolog desteği almak da süreci anlamlandırmanız açısından faydalı olabilir. Aklınıza takılan başka detaylar olursa yeniden paylaşabilirsiniz.

Devamını Oku...